Cumartesi, Aralık 15, 2018
The Story of Seven

2018’DE OSCAR’A ADAY FİLMLER

Film izlerken aldığım tadın, filmin aldığı ödüller ile hiçbir zaman ilgisi olmadı. Film izlemek aslında bir resme bakmak gibi benim için. Eleştirmenlerin ne dediği, filmin hangi ödülleri aldığı veya aday olduğu, film sizinle baş başa kalınca bir anlam ifade etmiyor. Sanki bir arkadaşınız size bir olaydan bahsediyormuş gibi pür dikkat dinliyorsunuz olacakları. İşte tam da bu sebepten Oscar ödüllerini önemsemiyorum. Ama film sektörü önemsiyor, değer verdiğim oyuncular, yönetmenler, yazarlar önemsiyor. Onların hatırına, onların da mutlu olup yer alacakları bir sonraki filmlere bu performansı yansıtmaları adına her ödül alışlarında seviniyor, saygı duyuyorum. Oscar ödülü kazanan ya da Oscar’a aday olan filmler, yeni çekilecek filmlere yol gösteriyor, ilham veriyor. Hakkının yendiğini ya da fazla yüceltildiğini düşündüğüm filmler, oyuncular, yönetmenler ve yazarlarla ilgili Akademi’ye isyanım işte hep bundan.

2018’de Akademi’nin seçimlerinden yine mutlu değilim. James Franco hakkında çıkan iddialar sebebiyle hızlı bir şekilde gözden düştü, Oscar kazanması ihtimal dahilindeyken, elini kirletmek istemeyen Akademi üyelerinin oylarıyla aday dahi olmadı. Bir kez daha siyahi ve kadın adaylar pozitif ayrımcılık sayesinde ön plana çıkartıldı, vasat performanslarıyla aday gösterildiler. Muhteşem bir iş ortaya koyanlar ise, fazla göze batmasın denmiş olacak, bazı kategorilerde kenara itildi. Oscar’a aday 9 filmi tek tek anlatırken tüm bunlardan da bahsettim.

Yılın en iyi oyuncusu Michael Stuhlbarg’dı bence. Bir oyuncunun filmdeki performansı kadar, yer almayı seçtiği filmler de bir o kadar önemli. Stuhlbarg Oscar’a “en iyi film” kategorisinde aday 9 filmin 3’ünde rol aldı. Call Me By Your Name’de Profesör Perlman, The Post’ta Abe Rosenthal, The Shape of Water’da ise Dr. Robert Hoffstetler rollerini canlandırdı. Büyük rol, küçük rol denemeden filmlerini seçti. Aynı yıl Oscar’a aday filmlerin 3’ünde yer alan 6. kişi olarak tarihe geçti. İlk 4 oyuncu 1930’lu yıllardaydı, o yıllar oyuncu kıtlığı da vardı tabi. Michael Stuhlbarg’ın başarısını yakın geçmişte yakalayan bir diğer oyuncu John C. Reilly. Reilly de 2002’de Oscar’a aday olan Chicago, Gangs of New York ve The Hours filmlerinin 3’ünde rol almıştı.

2018’de Oscar’a Aday 9 Film

Call Me By Your Name

Sicilyalı yönetmen Luca Guadagnino’nun ilk aşkı anlatan ve bence gerçekçilik açısından tam bir şaheser olan filmi, Mısırlı yazar André Aciman’ın aynı isimli romanından uyarlama. Luca Guadagnino’yu Tilda Swinton ve Ralph Fiennes’ın başrolleri paylaştığı The Bigger Splash (2015) filmi ile tanıyıp sevmiştim. Yönetmen İtalya’nın kuzeyinde Milano’ya yakın Crema şehrinde yaşıyor. Filmi de arka bahçesi gibi olan Crema’da çekmiş ve 7 yıl üzerinde çalıştığı filminde kolayca izleyiciyi 1983’te geçen hikayenin içine almış. Filmin normalde bağımsız bir film olarak kalıp, küçük bir izleyici kitlesi ile buluşması beklenirdi ancak Sony filmdeki cevheri erken fark etmiş ve film tamamlandıktan sonra haklarını satın almış. Bu sayede “Call Me By Your Name” filmini “En İyi Yabancı Film” adayı değil, “En İyi Film, Erkek Oyuncu, Uyarlama Senaryo, Özgün Şarkı” olmak üzere toplam 4 dalda Oscar’a aday büyükler liginde görüyoruz. Filmde, Profesör Perlman’ın (Michael Stuhlbarg) ailesiyle yaz aylarını geçirdiği İtalya’daki evlerine, her yaz bir doktora öğrencisi asistan olarak gelmektedir. Meyve bahçelerinin ortasındaki 17. yy’dan kalma bu muazzam ev filmin bir başka başrol oyuncusu. 24 yaşındaki Amerikalı öğrenci Oliver’ın (Armie Hammer) gelişi ile, yaz aylarını tembellikle geçiren evin 17 yaşındaki oğlu Elio (Timothée Chalamet) arasında sıra dışı bir arkadaşlık başlar. Roman fazlasıyla bilgelik içeren, kadın ve erkek, genç ve yaşlı gibi zıt kutuplar arasındaki farkı yok eden bir yaklaşımla ilk aşkı anlatıyor. Yönetmen Guadagnino bu romanı tüm şeffaflığı ile sinemaya taşırken harikalar yaratmış. Başrol oyuncularını seçme bile yapmadan, yıllar önceden belirlemiş. Filmin devamının çekileceği şimdiden duyuruldu.

Şu an 22 yaşında olan Timothée Chalamet filmdeki oyunculuğu ile beni kendine hayran bıraktı. Oscar tarihinde bugüne kadar “En İyi Erkek Oyuncu” kategorisinde aday olan en genç oyuncu kendisi. Anımsadığınız diğer genç erkek adaylar varsa, onlar “yardımcı erkek oyuncu” kategorisinde adaydı. Timothée, Elio rolünün hakkını vermek için İtalyanca konuşmayı, piyano ve gitar çalmayı öğrenmiş. Bir diğer Oscar adayı film Lady Bird’de (2017) Kyle rolünde izlediğimiz Timothée’yi bundan sonra daha fazla beyaz perdede göreceğimiz kesin. Timothée Chalamet’nin bence Oscar yolundaki rakiplerinden biri The Disaster Artist’teki oyunculuğuyla En İyi Erkek Oyuncu (Müzikal- Komedi) dalında Altın Küre kazanan James Franco’ydu. Ama genç Timothée’nin daha büyük rakipleri hala karşısında duruyor. Darkest Hour’daki efsanevi Winston Churchill rolü ile En İyi Erkek Oyuncu (Drama) dalında Altın Küre kazanan Gary Oldman ve Phantom Thread’deki terzi rolü ile Daniel Day-Lewis Timothée’ye Oscar kazanma şansı bırakmıyor bence.

Darkest Hour

En iyi Film, Erkek Oyuncu, Sinematografi, Makyaj & Saç Tasarımı, Kostüm Tasarımı ve Yapım Tasarımı toplam 6 dalda Oscar’a aday olan Darkest Hour, En İyi Film Oscar ödülünü kazanamayacak ama bana göre yılın en destansı filmiydi. Lady Bird ile Greta Gerwig ya da Get Out ile Jordan Peele en iyi yönetmen dalında adayken, Darkest Hour’da harikalar yaratan yönetmen Joe Wright’ın aday gösterilmemesi, artık fazlasıyla tadı kaçan siyahi ve kadın pozitif ayrımcılığının bir başka örneği. Joe Wright’ın hikaye anlatış biçimine, 2007’de Atonement’ın açılış sahnesini izlediğim andan itibaren hayranım. Dunkirk’ü izlediyseniz, Dunkirk cephesinin Nazi Almanyası’na karşı savaşta İngilizler için önemini biliyorsunuz. Öyle harika denk geldi ki, önce Dunkirk’te neler yaşandığını bilip, sonra Dunkirk’ün asıl kahramanı Winston Churchill’in 2. Dünya Savaşı’nın seyrini nasıl değiştirdiğini görmek müthiş bir sinema deneyimiydi. Eğer her iki filmi de henüz izlemediyseniz, daha büyük heyecan yaşamak için önce Dunkirk’ü izlemenizi tavsiye ediyorum. Yönetmen Joe Wright, Dunkirk filminin çekileceğini duyduğunda huzursuz olmuş, eğer kötü bir film çekilseydi kendi filmini de gölgeleyeceğini düşünmüş. Joe Wright filmi izledikten sonra Christopher Nolan’ın hakkını teslim etti ve Dunkirk’ün harika bir film olduğunu söyledi.

Gelelim Gary Oldman’a. Sizce de Gary Oldman’ın hala Oscar kazanmamış olması tuhaf değil mi? Daha önce sadece 1 kez, Tinker Tailor Soldier Spy (2011) ile “En İyi Erkek Oyuncu” dalında Oscar’a aday olan Gary Oldman, o sene ödülü Jean Dujardin’e (The Artist) kaptırmıştı. Bana göre bir başka Akademi skandalıydı. Gary Oldman, Winston Churchill’i yaşamış en büyük İngiliz olarak tanımlıyor. Bu rol ona teklif edildiğinde, tereddüt etmeden reddetmiş. Churchill’i fiziksel olarak canlandırmasının imkansız olduğunu düşünmüş. Neyse ki Joe Wright onu ikna etmiş ve sinema tarihinin, bana göre, en iyi makyajlı karakter canlandırması ortaya çıkmış. Gary Oldman, Churchill makyajının altından sadece detaylı ve titiz çalışma tarzıyla ünlü Kazuhiro Tsuji’nin kalkabileceğini düşünmüş. Sektör yavaş ve titiz çalışanları değil, hızlı çalışanları tercih ediyor malum. Gary Oldman, 5 yıl önce sinema sektöründe çalışmama kararı alan dahi sanatçı Tsuji’yi de bu filmde kendisi ile çalışması için ikna etmiş. İyi ki de etmiş, Churchill makyajının arkasındaki usta Kazuhiro Tsuji Makyaj ve Saç Tasarımı dalında Oscar’ın en güçlü adayı. Gary Oldman’ın sadece saç ve yüz makyajı 2,5 saat sürüyormuş. Gary Oldman, 3 ay süren çekimler boyunca sete herkesten önce gelmiş, makyajını ve saçını yaptırmış, protez göbeğini takmış, kostümünü giymiş, karaktere bürünmüş. Onu sette sadece Winston Churchill olarak görmüş herkes, kimse Gary Oldman’ı görmemiş çekimler süresince. Bu müthiş performansın arkasında, izleyiciden önce tüm seti Churchill olduğuna inandırmak yatıyormuş meğer. (Jim & Andy belgeselini seyredenler bu çalışma metoduna Jim Carrey’den aşinalardır. Jim Carrey set ekibinin hayatını zindana çevirmiş, o ayrı tabi.) Açıkçası The Crown’da Winston Churchill’i canlandıran John Lithgow’un, özellikle 1. sezon Assassins isimli dizinin 9. bölümündeki oyunculuğunu görünce daha iyi bir Churchill canlandırması olamaz diye düşünmüştüm. Ama Gary Oldman’ı izleyince büyük oynamadan da Churchill olunabileceğini gördüm. Gary Oldman tam olarak bunu yapmak istemiş işte, sete herkesten önce gidip, fiziksel ve duygusal olarak gerçekten Churchill karakterine bürününce, Churchill’i abartılı olarak taklit etmesine gerek kalmamış. Umarım Gary Oldman fazlasıyla hak ettiği Oscar ödülünü kazanır. Filmde Clemmie’yi canlandıran Kristin Scott Thomas ve VI. George’u canlandıran Ben Mendelsohn’un Gary Oldman’la uyumları da bir harikaydı.

Dunkirk

Christopher Nolan yazıp, yönetip, üstüne yapımcılığını da yaparak işini şansa bırakmadığı The Prestige, The Dark Night, Inception, The Dark Knight Rises, Interstellar filmleri arasına Dunkirk’ü ekleyerek beni bir kez daha kendisine hayran bıraktı. Bir savaş filmi düşünün, hiç kan yok! Mümkünse bundan sonra tüm savaş filmlerini Nolan çeksin. Aksiyonu hiç yavaşlatmadan, savaşın tüm duygusal yönlerini ustalıkla nasıl da anlatıverdi. En İyi Film, Yönetmen, Görüntü Yönetimi, Film Kurgusu, Film Müziği, Yapım Tasarımı, Ses Kurgusu ve Ses Miksajı toplam 8 dalda Oscar’a aday olan filmin, teknik ödüllerdeki rakibi The Shape of Water’dan çok daha üstün olduğunu düşünüyorum. Nolan 2002’de Memento ile Özgün Senaryo dalında, 2011’de ise Inception ile En iyi Film ve Özgün Senaryo dalında Oscar’a aday olmuştu ama hiç kazanamamıştı. Yani onca muhteşem filmine rağmen yönetmenliği ile aday bile gösterilmemişti. Bu yıl Nolan, Dunkirk ile “En iyi Film” Oscar adaylığına ek olarak hayatında ilk kez “En iyi Yönetmen” dalında aday oldu. Yönetmenliğini, yazarlığını, yapımcılığını ayrı ayrı sevdiğim, kendi özgün sinema dilini yaratmakta olan Nolan, Dunkirk ile ödül alırsa çok alkışlanacak. Filmin en başarılı özelliklerinden biri de hiçbir oyuncuyu başrol olarak ön plana çıkartmaması, hikayenin her bir küçük parçasını sona yaklaştırırken biz izleyicileri de bu serüvene ortak etmesi. Tom Hardy, Nolan için bir kez daha maskeli oynayarak yüzünü bizden saklamış. Bunu filmi izlerken fark eden herkesin o an gülümsediğine eminim. Kurt Wallander rolü ile tanıyıp sevdiğim Kenneth Branagh’yı komutan rolünde izlemek de çok keyifliydi. Filmin müzikleri, pek çok kişinin kendini tekrar ettiği için eleştirdiği, ama benim asla vazgeçemediğim Hans Zimmer’den. Zaten besteci 11 defa Oscar’a aday oldu, ama sadece 1 kez Lion King ile 1994’te Oscar kazanmıştı. Sinematografisi güçlü bir film varsa, lütfen bırakın müzikleri Hans Zimmer bestelesin, sahneleri şöyle keyifle izleyelim.

Get Out

İlahi Akademi! Ne güzel filmi beklentimiz olmadan seyrettik, ilginç konuymuş, düzgün çekilmiş dedik, beğendik geçtik. Al filmi 4 dalda (En İyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu, Özgün Senaryo) Oscar’a aday yap demedik. Durduk yere filmi kötülemek zorunda bırakıyorlar insanı. “Oscar çok beyaz” protestoları 2017 Oscar ödüllerinde siyahi adayların kayrılmasına sebep olmuştu, 2018’de de bu pozitif ayrımcılık maalesef, Joe Wright’ın aday olmamasını eleştirirken bahsettiğim gibi, aynen devam ediyor. TV dizi ve program oyuncusu Jordan Peele hayatının ilk yönetmenlik deneyiminde, aynı zamanda yazıp, yapımcılığını yaptığı Get Out sayesinde bir anda 3 dalda Oscar aday gösterilmiş bir kişi oluverdi. Filmin başrol oyuncusu Daniel Kaluuya’nın aday gösterilmesine malum sebeplerden şaşırmasam da, akademiye bir kez daha James Franco’ya hiç mi acımadınız demek istiyorum. Black Mirror seyredenler, Daniel Kaluuya’yı da 2011’deki Fifteen Million Merits bölümünden hatırlayacaklar. Filmde Rose (Allison Williams), erkek arkadaşı Chris’i (Daniel Kaluuya) bir hafta sonu ailesinin evine davet eder. Chris siyahi olduğundan, beyaz Rose’un ailesi ile tanışacağı için gergindir. Chris eve geldiği anda bir tuhaflık olduğu fark eder, hafta sonu bir kabusa dönüşecektir.

Lady Bird

Al birini vur ötekine. Get Out’un kadın versiyonu Lady Bird 5 dalda (En iyi Film, Yönetmen, Özgün Senaryo, Kadın Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu) Oscar’a aday. 17 yaşındaki bir genç kızın 2002 yılında Sacramento’da geçen sıkıcı hikayesi. Filmi yazan ve yöneten Greta Gerwig her iki dalda Oscar’a aday oldu. Aman sonra “Akademi kadın yazar ve yönetmenleri sevmiyor” demesinler. Saoirse Ronan o kadar yetenekli bir oyuncu ki, onu çok daha ilginç ve etkileyici filmlerde izlemeyi hayal ediyorum. Onu ilk kez Atonement (2007)’da izlediğimizde , henüz 13 yaşındaydı ve Briony karakteriyle harikalar yaratmıştı. Zaten Oscar’a “en iyi yardımcı kadın oyuncu” dalında ilk kez o sene aday olmuştu. 2015’teki Brooklyn filmi fazla romantik bir roman uyarlamasıydı, yine de Saoirse Ronan’nın oyunculuğu gözden kaçmamış, Oscar’a aday gösterilmişti. Bu 3. adaylığında muhtemelen yine eli boş dönecek, çünkü Francis McDormand’ın ödülü kimseye kaptıracağını sanmıyorum. Filmin bence en ilginç ve takdiri hak eden karakteri Laurie Metcalf’ın canlandırdığı anne rolüydü. Genelde TV dizilerinde rol alan Laurie Metcalf’ı bu rol için bulup çıkaran Greta Gerwig’e bravo. I, Tonya’daki Allison Janney’nin anne rolü çok daha gösterişli bir roldü, muhtemelen bu dalda ödülü o kazanacak. Ama bence Laurie Metcalf’ın canlandırdığı anne figürü çok daha zor ve inandırıcıydı, umarım gelecekte daha çok filmde görürüz kendisini.

Phantom Thread

Christopher Nolan gibi Paul Thomas Anderson da kendi sinema dilini ağır ve kendinden emin adımlarla oluşturan müthiş bir yetenek. Boogie Nights (1997), Magnolia (1999), The Master (2012), Inherent Vice (2014) gibi sıra dışı filmlerinin yanında 8 dalda Oscar’a aday olan ve Daniel Day-Lewis’e Oscar kazandıran There Will Be Blood (2007) filmini sinemaya uyarlayıp yöneten Paul Thomas Anderson, Phantom Tread ile kendini bir kez daha kanıtladı. Paul Thomas Anderson, Phantom Tread ile “En İyi Özgün Senaryo” dalında da aday olmalıydı bence. 1950’lerde Londra’da geçen filmde ünlü terzi Reynolds Woodcock’un (Daniel Day-Lewis) hayatı, ilham perisi Alma (Vicky Krieps) ile tanışmasıyla değişecektir. Filmde Cyril karakteriyle öne çıkan Lesley Manville “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında Oscar’a aday gösterildi.

The Post

New York Times, Nixon hükümetinin Vietnam Savaşı ile ilgili halka yalan bilgi verdiğini gösteren skandal yaratacak bir dizi rapora ulaşır ama aldığı yasal uyarı sebebiyle geri adım atar. Washington Post gazetesinin sahibi Kay Graham (Meryl Streep), becerikli baş yazarı Ben Bradlee (Tom Hanks) ve ekibinin çabalarıyla bu rapora ulaşır. Graham’ın vereceği yayınlayıp yayınlamama kararı sadece gazetesini değil, tüm Amerikan halkını ve basın özgürlüğünü ilgilendirecektir. Masa başında geçen böyle bir konuyu, bir aksiyon filmi ritminde ancak Steven Spielberg çekebilirdi. Yayınlayacak mı? Yayınlamayacak mı? Son dakikaya kadar kalp çarpıntısı yaşattı Spielberg. The Post sadece En iyi Film ve Kadın Oyuncu dalında Oscar’a aday. Uyarlama senaryo dalında Logan’ı aday yapıp The Post’u aday yapmayan, Greta Gerwing ve Jordan Peele’yi yönetmen dalında aday yapıp Steven Spielberg’i aday yapmayan Akademi’ye yazıklar olsun. Ne olmuş Spielberg bu güne kadar 7 defa “En İyi Yönetmen” adayı olduysa, sadece Schindler’s List (1993) ve Saving Private Ryan (1998) ile Oscar kazandı, onun dışında ne yapımcılığını yaptığı filmle ne de yönetmenliği ile başka ödül kazanmadı. (1987’de Irving G. Thalberg Memorial özel Oscar ödülü kazandı, onu saymıyorum filmiyle kazanmadığı için.) Son 20 yıldır Oscar kazanmamış bir yönetmene bir adaylık daha gelseydi çok mu olurdu yani?

Aynı algı yönetimi Meryl Streep için de yapılıyor. Yok efendim hangi filmde oynasa Oscar’a aday yapılıyormuş. Sanki kadın yaşayan en yetenekli kadın oyuncu değilmiş gibi. Meryl Streep The Post’daki Kay Graham rolü ile 21. defa Oscar’a aday gösterildi, göze batan bu 21 sayısı. Ama bugüne kadar sadece 3 defa Oscar kazandı, 1980’de Kramer vs. Kramer ile “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”, 1983’te Sophie’s Choice ile “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar ödülünü kazanmıştı. Yani en son 2012’de The Iron Lady’deki muhteşem Margaret Thatcher rolü ile “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar ödülünü kazandığında tam 30 senedir Oscar kazanmamıştı. Meryl Streep aday gösteriliyor gösterilmesine de, hakkettiği ödülleri alamıyor ki. Sanki onun bu kusursuz oyunculuğu zaten olması gereken bir şeymiş gibi, karşısındaki kadın oyuncunun sıradan bir eforu ödüllendiriliyor, misal geçen sene Streep’in Florence Foster Jenkins rolüne karşılık, La La Land ile Emma Stone’un “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar ödül alması. Bu sene de Meryl Streep “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar’ını kaptıracak, muhtemelen Frances McDormand’a. McDormand’ın rolü çok daha gösterişliydi, performansı da diğer adaylara göre hiç şüphesiz olağanüstüydü. Ama erkek egemen bir sektörde, bir kadın yöneticinin omuzlarına yıkılan ekstra yükü ve o kararsızlık anını kimse Meryl Streep kadar alçak sesle ve inandırıcı oynayamazdı. Meryl Streep işte, o kadar kanıksanmış ki kusursuz oyunculuğu, tüm ödüller onun olmasın diye karşısındaki kadın oyuncuları yüceltip duruyorlar. Bizim gibi sinema severlere de onun filmini zevkle izlemek düşüyor. The Post, Nixon’un sonunu hazırlayan Watergate Skaldalı’nın başlangıcı ile bitiyor. Eğer henüz izlemediyseniz, The Post’tan sonra yine 2017’de çekilen Mark Felt: The Man Who Brought Down the White House’u izlemek keyifli olacaktır.

The Shape Of Water

Tıpkı Get Out’da olduğu gibi, zevkle seyrettiğim, izlemenizi tavsiye edeceğim bir filmin 13 dalda (En iyi Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu, Film Müziği, Özgün Senaryo, Görüntü Yönetimi, Kostüm Tasarımı, Film Kurgusu, Yapım Tasarımı, Ses Kurgusu, Ses Miksajı) Oscar’a aday gösterilip, bir şahesermiş gibi yüceltilmesinden dolayı bana yine fenalıklar bastı. Pan’s Labyrinth (2006), Hellboy (2004/2008), Crimson Peak (2015), Pacific Rim (2013) gibi eğlenceli aksiyon filmlerinin başarılı yazarı, yönetmeni, yapımcısı Meksikalı Guillermo del Toro bu defa turnayı gözünden vurdu. Tamam sıradan bir film değil, güzel ama aldığı 13 adaylıkla, Oscar tarihinin bugüne kadar en çok dalda ödüle aday gösterilen 13 filminden biri oldu. Bu mudur yani, sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri midir The Shape of Water? Film bana göne yetişkin filmi olmak için fazlasıyla çocuksu bir anlatım diline sahip, diğer taraftan genel izleyiciye hitap edemeyecek kadar da erotik. Film, 1960’larda bir araştırma tesisinde temizlik görevlisi olarak çalışan Elisa (Sally Hawkins) ile tesise tutsak getirilen ilginç bir yaratığın arkadaşlığını konu ediyor. Sally Hawkins’in oyunculuğu her zamanki gibi çok başarılı. Sally Hawkins’i izlemeyi seviyorsanız Maudie (2016) ve Blue Jasmine (2013) filmlerini kaçırmayın derim.

Doug Jones, filmde Amphibian Man yani denizde ve karada yaşayabilen ilginç bir yaratığı canlandırıyor. Kendisi Hellboy’da Abe Sapien’i canlandırmıştı. İşin garibi bu filmdeki Amphibian Man neredeyse Abe Sapien’in aynısı. Hatta filmin fragmanı çıktığında Hellboy hayranları Abe Sapien’in filmi çekildi sandı. Abe Sapien, Mike Mignola’nın çizgi roman karakterleri. Bu benzerliği asla kabul etmeyen, gelen her eleştiriye “yoo hiç benzemiyor” diyen Guillermo del Toro, Doug Jones’a nasıl açıklama yaptı merak ediyorum doğrusu. Fiziksel olarak benzetti, hiç değilse yumurta ve klasik müzik ortak zevkleri olmasaydı. Filmin tam 13 dalda Oscar’a aday olup, esas güçlü göründüğü Makyaj ve Saç Tasarımı ile Görsel Efekt dalında Oscar’a aday olmaması da ayrı bir soru işareti.

Filmde Sally Hawkins’in rol arkadaşları Richard Jenkins “Yardımcı Erkek Oyuncu”, Octavia Spencer ise “Yardımcı Kadın Oyuncu” dallarında Oscar’a adaylar ama ikisinin de oyunculukları vasat ve bence hiç kazanma şansları yok. Hayran olduğum Michael Shannon’ı bu filmde görmek güzel bir sürprizdi.

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

İşte favorilerimden bir diğeri! Az ama öz film yapan Martin McDonagh’ın yazıp yönettiği 4 film var. İlki 2004’teki kısa filmi Six Stooter, onunla “kısa film” Oscar ödülü kazanmıştı. İkinci filmi In Bruges (2008), ona “En İyi Özgün Senaryo” Oscar adaylığı getirmişti. Üçüncü filmi Seven Psychopaths’a (2012) adaylık gelmese de Sam Rockwell ve Woody Harrelson’ın içinde bulunduğu eğlenceli ve dev bir kadroyu iyi yönetmişti. Yani 7 dalda (En İyi Film, Özgün Senaryo, Kadın Oyuncu, 2 Yardımcı Erkek Oyuncu, Film Müziği ve Film Kurgusu) Oscar’a aday olan, yılın en ilginç filmlerinden biri “Three Billboards Outside Ebbing, Missouri” bir tesadüf değil. Martin McDonagh’ın bu muhteşem filmi ile “En İyi Yönetmen” dalında aday gösterilmemesi ise bir rezalet. Mildred (Frances McDormand) kızının katilinin 7 aydır bulunmamasından yerel polis departmanını sorumlu tutar. Kasabadaki 3 reklam panosunu kiralayıp, propaganda yapması şerif Willoughby (Woody Harrelson) ve polis memuru Dixon için (Sam Rockwell) işleri karıştıracaktır. Baştan sona çarpıcı, klişelerden uzak, benzersiz bir film. Woody Harrelson ve Sam Rockwell rollerinde o kadar iyiler ki, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında ödül için birbirleriyle yarışıyorlar. Sam Rockwell’in bu ilk Oscar adaylığı ama ben kendisine Charlie’s Angels’daki (2000) kötü adam Eric Knox rolünde izlediğimden beri hayranım. Vasat filmde bile harikalar yaratabilen bir oyuncu. Woody Harrelson’ın ise bu 3. Oscar ödülü adaylığı. Frances McDormand o kadar seçici ki, böyle muhteşem bir yeteneği 2-3 yılda bir anca filmde izleyebiliyoruz. Frances McDormand’ın bu 5. Oscar adaylığı. 20 yıl önce Fargo’daki (1996) rolü ile ilk ve tek Oscar ödülünü kazanmıştı. Bu filmle de 2. Oscar’ını kazanacağına hiç şüphem yok.

Like this Article? Share it!

About The Author

Leave A Response